| |
Uzun olmayan bir iş arayışından sonra Ümraniye’de bir tekstil atölyesinde iş buldum. Küçük bir atölye. Yaklaşık 80 işçi çalışıyor. Ben bu işe sekreter ve ön muhasebeci olarak girdim. 550 YTL maaş artı sigorta ve yol parası. Haftasonları tatil. Mesai yok. Tekstil ve moda tasarım bölümünü bitirmiş olsam da bundan önce de hizmet sektöründe birçok işte çalıştım. Sezonluk part-time işlerdi bunlar. Tekstildeki bu iş de diğerlerinde olduğu gibi okuduğum alanla ilgili değil.
Neyse işe başladım. Çalışanların bir kısmı ile tanıştım desem de, tanışmak için oldukça çaba harcadığımı belirtmeliyim. Tuhaf bakışlar altında hissettim kendimi. Herkes beni süzüyordu; neyin nesi, kim diye?
Öğle yemeği için kapımı kitledim ve patrona yemeğe gideceğimi bildirdim. Amacım işçilerin sorularına ve meraklı bakışlarına cevap vererek onlarla iletişim kurmak olacaktı. Ama duyduklarım karşısında şaşırdım. Çünkü patron benim işçilerle yemek yememi istemiyordu.” Ben işçilerle yiyebilirim ama sen olmaz. Çalışan kızlardan birine söyle onlar sana getirirler.” Nasıl söyleyebilirdim ki bana yemek getirin diye, ayağıma kadar. Çay almaya gitsem “sen gitme onlar getirsin” diyorlardı. Bahane: telefonlar susmuyor. Konuşma! Bu küçük odadan dışarı çıkamazsın. Sen sadece telefonlara bak ve arada tuvalete git. Çayını, yemeğini onlar getirsin. İsteyemezsen aç kal, öl, kimseyle göz teması bile kurma. Gülme. Seninle şu eşikten içeri girmeden konuşsunlar v.b. bütün işçilerden yalıtılmış bir biçimde küçük pencereli o küçük odada sadece bana verdikleri emirleri yapıyorum. Bulduğum ilk boş anımda önüme sürekli iş yığıyorlar. Ben de inatla bütün işleri bitirip kendime boş vakit yaratmaya çabalıyorum. Ama olmuyor. İş hiç bitmiyor.
Atölye küçük ama içeride yaşananlar küçük şeyler değil. Mesela ilk çalışma günlerimden birinde atölyede çalışan bir kız çocuğu iş yerinden kaçtı. Bütün atölye ayağa kalktı. Kaçan çocuğun yaşı küçüktü ve sigortasızdı. Hemen sonra çocuğun ağabeyleri atölyeye gelip kaçan çocuğun atölyede çalışan diğer kardeşlerini döverken, “saygıdeğer” patron elleri belinde kendi “derdiyle” meşguldü. Sadece bununla sınırlı değildi yaşananlar. Atölyede küçük yaşlarda okuldan alınıp evlendirilenler (imam nikâhlı olan fazla), okuma yazma bilmeyenler, küçük yaşta çalışanlar oldukça yaygındı. Bununla birlikte sigortası tam yatmayanlar, beş-altı senedir çalışıp da daha yeni sigortalı olanlar da yok değil. Bütün bu gördüklerim sonrasında patron yanıma gelip “gördüklerin ve konuştuklarımız aramızda kalacak“ diye beni uyardı. Bu yaptıkları pislikleri kimse bilmesin istiyor.
Hiçbir şey beklediğim, umut ettiğim gibi gitmiyor. Zaman zaman bu kahrolası şehirden ailemin yanına geri dönmeyi bile düşündüm. (ailem başka bir şehirde) Ama onu bile yapmaktan korktum. Ne sigortam konuşuluyor ne de yol ücretini hatırlatmadan alabiliyorum, o da taksitle... Haftaya hep haftaya ve haftalara atılıyor. Ben patrona sigortamı soruyorum, işçiler de bana ne zaman maaşlarını alacaklarını. Çünkü tam üç haftadır maaşlarını alamıyorlar. Çok komik rakamlara çalışıyorlar. Hatta bana “senin maaşın ne kadar” diye sorduklarında cevap bile veremiyorum. 16-17 yaşında çalışan çocukları part- time çalışıyor gösterip, mesailerle birlikte onbeş saat çalıştırıyor. Aldıkları ücret 300 YTL. Bilindiği üzere bu çalışma karşısında on günlük sigorta yatırılıyor. Üstüne üstlük patron işçilerin işe geç geldikleri her dakika karşılığında saat ücretini kesip bir de daha nerden kırpabiliriz diye soruyor, bunu yaparken de pişkin pişkin gülüyor. Çoğu zaman da işçilerin maaş günleri geldiğinde onları oyalamak için ellerine 50, 100 YTL avans tutuşturuyor. Sadaka verir gibi para veriyor ki gerisi birkaç hafta daha bekleyebilir. Nasıl olsa kriz var…
Farkında değiller. Farkında olmamaları, birileri tarafından oldurulmamaları için devamlı çalışıyor, çalıştırılıyorlar. Fırsatları yok. 10 dakikalık aralarda tuvalete gidiyorlar. 40 dakikalık aralarda ise yemek yiyip, bir sigara ancak içebiliyorlar. Konuşmaya mecalleri kalmıyor zaten. 15 saat hiç durmayan makine sesine, çalan müziğe aldırmadan, onlarla bütünleşmiş onların küçük bir parçasıymış hatta onlarmış gibi, sadece ve sadece tek bir sese, patronunun sesine duyarlı hale gelmiş şekilde çalışıyorlar. Kimin için? Ne için? Daha iyi bir yaşam için mi? Patronunun çocuğunun kolej parası, jeepinin benzin parası için mi? Yoksa ağzından düşürmediği sigara parası için mi? Ne için çalışıyorlar? Ne için bu kadar sömürülmeye mahkûmlar. Patronun ona uygun gördüğü ücreti dahi alamazken makinelerde kendilerine daha iyi bir yaşam için fırsatlar bulamadan ömürlerini geçirmeye mi mahkûmlar? Büyük bahaneleri kriz. Fakat krize rağmen her gün işçi alıyorlar. Kriz, onlar, yani patronlar için fırsat. Biri gider biri gelir. O kadar çok işsiz var ki patron için sorun değil.
Evet, benim için yeni bir iş ama yaşadıklarım ve gördüklerim hiç de yeni değil. Bu kapitalizmin 200 yıllık gerçeği. Okuldan alınıp oldukça düşük ücretlere çalıştırılan çocuklar, sigortası yatmayanlar, karşılığı ödenmeyen uzun mesailer… Ay sonunda türlü gerekçelerle alınamayan ücretler. Tekstil sektöründe yaşanan bunlarla sınırlı değil elbet. İşçiler için en ağır çalışma koşulları bu sektörde yoğunlaşıyor. Aynı uygulamalar birçok iş kolunda da benzer şekilde varlığını sürdürüyor. Ama bütün dünyada bu uygumlalar aynı. Ezilen hep işçiler. Dolayısıyla bu sömürü düzenini de ancak dünyanın her yerinde aynı koşullar altında çalıştırılan ya da işsiz kalan işçilerin ortak mücadelesiyle durdurulabilir.
Dünyanın bütün işçileri birleşin!
|