| |
Geçtiğimiz günlerde Yargıtay 5. Daire temsilcileri, Adalet Bakanlığı Komisyonu’na tecavüzcülere verilen cezaların azaltılmasını, hatta yer yer onları ödüllendiren görüşler bildirdiler. Söz konusu öneride eski yasaya dönülmesini öngörerek kadınların zaten göstermelik olan güvenlik haklarını da ellerinden alıyor.
Birkaç gün önce yeni evlendiği kocası tarafından ailesine geri gönderilen 15 yaşındaki Fatma Korkmaz 9 yaşındayken tecavüze uğradığını söyledikten sonra intihar etmişti. Sanki bu tecavüzün suçlusu kendisiymiş gibi suçlanmıştı. Daha çocuk yaştayken evlendirildiği adam ise onun bakire olmamasını onu terk etmek için yeterli bir sebep olarak görmüştü.
Söz konusu olayın üstünden pek de uzun bir süre geçmeden şimdi kadınlara yönelik yeni bir saldırıyla karşı karşıyayız. Teklifin getirdiklerine bakarsak;
1) Bir kadına tecavüz eden bir kişi, eğer o kadınla evlenirse cezadan kurtulabiliyor.
2) 15 yaşından küçük kızlarla ilişkiye girenler kızın kendi isteğiyle bile olsa cezalandırılıyordu. Şimdi bu 14’e düşürülüyor.
3) Evlilik yaşı 17’den 14’e indiriliyor.
4) Evlilik içi tecavüz olaylarında 7 yıla kadar olan hapis cezası 1 ile 6 yıl arasında değiştiriliyor.
Böylece evlendiği kadına tecavüz eden erkek daha az ceza alacak. Bir kadına tecavüz eden kişi eğer o kadınla evleneceğini söylerse kurtulacak. Bu kadın eğer daha çocuk yaştaysa yeni uygulama sayesinde onu da evlendirecekler. Böylelikle tecavüz suçu, bir suç olmaktan çıkıyor. Tecavüzcü yasayla korunuyor ve mağdur durumdaki kadın “tecavüze uğramak suçundan” cezalandırılıyor. Kadınlara yönelik baskının ve sömürünün artırılmasının önünü açan bu teklif, fiili olarak uygulamada olan konulara yasal bir kılıf giydiriyor.
CHP milletvekilleri ise “biz evlilik yaşını dokuza indirirler diye bekliyorduk” diyerek AKP’nin “şeriat hükümlerine geçme çabaları olduğundan” bahsetti yine. Fakat bu insanlık dışı yasalar ikiyüzlü CHP’nin iktidar olduğu zamanlarda da vardı. Örneğin kadının kendisine tecavüz eden erkekle evlendirilmesi o zaman da vardı. Bu yasalar sadece AB’ye uyum sürecinde hafifletilmişlerdi. Şimdi bu göstermelik “kazanımlar” geri alınıyor. Ancak Avrupa Birliği ya da “Batı uygarlığı” denilince kadının oralarda ezilmediği sanılmasın, AB’ci solun yarattığı pembe dünyanın aksine: “Kadına şiddet yalnız az gelişmiş toplumlarda görülen bir vaka değil. ABD Adalet Bakanlığının yapmış olduğu bir araştırmada ABD’de her 90 saniyede bir kadının tecavüze uğradığı, Fransa’da ise Avrupalı Kadınlar Lobisinin yaptığı bir istatistikte her yıl 25.000 kadının tecavüze uğradığı gerçeği, kadınların dünyanın en gelişmiş ülkelerinde de ezildiğinin kanıtıdır.
Yapılan diğer çalışmalar ise kadına tacizin suç olarak algılamadığını ve bu suçun cezasız kaldığını gözler önüne seriyor. Bu da kapitalizmin kendini var edebilmek adına güçlü olanın yanında olma prensibinden kaynaklanıyor. Her üç kadından en az birinin hayatlarının bir noktasında şiddete maruz kaldığı ya da tecavüze uğradığı araştırmalardan yansıyan gerçekler. Tüm bu oranlara rağmen dünya çapında kadına şiddettin cezalandırılma oranı suçların 3’te 1’i bile değil. Tecavüz sadece 51 ülkede suç olarak görülüyor.
Kadına yönelik şiddetin dünyanın birçok yerinde cezasız kalmasının mevcut hukuk sistemlerinin kapitalizmi ve ataerkil yapıyı korumasından başka bir nedeni yok.” [1]
Söz konusu yasaya ve kadınların aşağılanmasına karşı nasıl mücadele edeceğiz sorusuna gelince; ilk önce şunu söyleyelim ki ne CHP ve ne diğer burjuva partileri bunu sağlayamazlar. Kadının sömürüsü ve aşağılanması bizzat onların iktidarları döneminde de vardı. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında kadına seçme ve seçilme hakkı verilmiş olması bu gerçeği değiştirmemekte. Eğer yakından incelersek, bir burjuva kadını özgürce oy verebilmekte ve hatta seçimlerde aday olup, seçilebilmektedir. Bunun en iyi –daha doğrusu trajik- örneği bu topraklarda Tansu Çiller’in, İngiltere’de Margaret Thatcher’ın başbakanlığıdır. Bir işçi kadını ise genel olarak kocasının veya babasının istediği partiye oy vermek zorunda kalmakta, seçimlerde ya aday olamamakta ya da asla seçilemeyecek şekilde aday olmaktadır.
Bu noktada şunu vurgulamak gerekiyor: Konuyu tarihsel maddeci bir yaklaşımla ele alırsak sorun (burjuva feminizminin yansıttığının aksine) kadın ile erkek arasındaki bir sorun olmaktan çok sınıfsal bir sorundur.
Kapitalizm öncesi sınıflı toplumlarda da ezilen ve sömürülen cins olan kadın, kapitalizmle birlikte bir meta niteliği de kazandı. Kadınların alınıp satılıyor oluşu, ona bir değer biçilmesi, kadın vücudu ve cinselliği üzerinden üretilen meta malzemeleri kapitalizm öncesinde en fazla istisnai bir durumdu.
Kadının bir meta olarak görülmesi ve insan olarak değerlendirilmemesi var olan sistemin bir özelliği. Esasında bütün sınıflı toplumlar erkeğin egemenliği üzerinde yükseldi, çünkü kadının kas gücü ile üretime katılmıyor oluşu, onu eve kapattı ve yalnızca “annelik göreviyle” geri plana atıldı. Kadına ise üretimde yer alan erkeğin rahatını sağlama ve insan neslinin devamını sağlama görevini verdi. Ve böylece kadının rolü görünmezleşti.
Fakat her alanda sosyalizm için kendi şartları oluşturan kapitalizm burada da aynı rolü oynadı. Kadınların evlerinden çıkarılıp yeniden üretime ve toplumsal hayata dahil edilmesiyle kadınların özgürleşebilmesi için maddi zemin hazırlanmış oldu.
İşte konuya asıl olarak bu yönüyle bakmak gerekir. Küçük burjuva sosyalistlerine bakarsak onların da kadınlar için pek bir şey yaptığı söylenemez. Kadınların iki kez sömürüldüğü tezinden yola çıkarak, kadınların erkeklerden ayrı örgütlenmesini savunarak, onların erkeklerle birlikte mücadele yürütmesinin engellenmesiyle, yani işçi sınıfının birleşik mücadelesini kadın-erkek temelinde bölerek mi olacak bu? Ya da olayı kadın-erkek arasındaki mücadeleye indirgeyerek çarpıtan feminizme yedeklenmeyle mi? Yine onlar tarafından meclislerde kadın kotasının olması savunuluyor. Onlara göre sorun, parlamentoda burjuva demokrasisi sınırlarında çözülebilir, tek sorun mecliste daha fazla kadın olması! Gerçeğe gözlerini kapatan bu ikiyüzlü yaklaşımın yanıtlayamayacağı soru, Condoleezza Rice’ın ya da TÜSİAD başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ’ın proleter kadınlara ezilme ve sömürüden başka ne getirdiği sorusudur.
Fatma ne ilkti ne de –bu düzen değişmedikçe- son olacaktır. “Kadın sorunu”nu ağzından düşürmeyen, ancak bu sorunu soyut bir şekilde ele almak ve önlenmez gelişimine destek olmaktan başka bir şey yapmayan burjuva ikiyüzlülüğünün söylediklerinin aksine, tüm yaşananlar şu gerçeği bir kez daha gösteriyor: Kadınların kurtuluşuna giden yol sadece uluslararası proleter devrimlerle sağlanabilir, sınıflarla birlikte, sınıflı toplumların ürünü her türlü ezme-ezilme ilişkisini ortadan kaldıracak olan tek güç dünya işçi sınıfıdır.
[1] Pippa Bacca, Barış ve Kadın Hakları, Zeynep Sencer
http://www.sss-sosyalizm.org/sosyalizmden/pipa_ve_kadin_haklari.asp
|