| |
İsrail Başbakanı Ehud Olmert, kendisi hakkında çıkan yolsuzluk iddialarından sonra başbakanlık ve Kadima Partisi liderliğinden istifa etmişti. Parti liderliği için yapılan seçimlerde Dışişleri Bakanı Tzipi Livni % 43,1 Ulaştırma Bakanı Şaul Mofaz ise % 42 oranında oy aldı. Böylece Livni, parti başkanlığını çok az bir oy farkıyla da olsa kazanmış oldu.
Bu gelişmelerden kısa süre sonra da Devlet Başkanı Şimon Perez yeni hükümet kurma görevini Livni’ye verdi. Fakat Kadima Partisi, Knesset’te (İsrail Parlamentosu) tek başına iktidar olabilmek için yeterli sandalye sayısına sahip olmadığından koalisyon arayışlarına girildi ve İşçi Partisi ile bir ön anlaşmaya varıldı. Ancak oluşturulacak bu koalisyon da parlementoda yeterli sandalye sayısına sahip değil. Knesset’te Kadima 120 sandalyeden 29’una, İşçi Partisi ise 19’una sahip bulunuyor. Dolayısıyla çoğunluk için diğer partilerin desteğine ihtiyaç duyuluyor.
Knesset’te diğer partilerin büyük bir kısmı yeni bir koalisyon hükümeti yerine erken genel seçimi öneriyor ve anlaşmaya yanaşmıyor. Sadece Şas Partisi çocuk yardımlarının arttırılmasına karşı çıkan Maliye Bakanının görevden alınması şartıyla koalisyonda yer alabileceğini açıkladı. Şas partisinin istediği görev değişikliğinin gerçekleşmesi durumunda bile çocuk yardımlarının arttırılacağını söylemek pek mümkün görülmüyor. Çünkü hükümet ile koalisyon görüşmeleri yapan İşçi Partisi bu talebi kabul ettirememiş ve buna rağmen Kadima Partisi ile ön anlaşmaya varmıştı.
Aslında bütün bu burjuva partileri birbirleriyle anlaşamıyor olsalar da birbirlerinden pek de farklı değiller. İşçi Partisi, hiçbir zaman işçi sınıfının partisi olmadı ve olmayacak. Kitlelere görece “sol” görünen bazı talepler yükseltiyor olabilir ancak bunlar gerçekte içi boş talepler olmaktan öteye geçmiyor. İşçi Partisi, Kadima ile yapılan ön anlaşmayla iktidar ortaklığı karşılığında bu taleplerin hepsinden vazgeçebileceğini gösterdi. Çocuk yardımlarının arttırılması, üniversite harçlarının dondurulması, öğrenci ödeneklerinin arttırılması ve yargıda atama komisyonunda yeni temsilci bulundurma taleplerinin hiçbirini kabul ettiremedi ve taslak anlaşmadaki pek çok hükme onay verdi. Kabul edilmeyen bu talepler işçi sınıfı açısından zaten büyük bir anlam da ifade etmiyordu.
Kadima başta Likud’dan ayrılan Şimon Perez’in kurduğu ve “sol”da alternatif olabilecek bir parti olarak ortaya çıktı. Fakat bu parti de işçi sınıfını ezmek ve savaşı devam ettirmek konusunda öncekilerden pek de farlı davranmadı. Kalıcı bir barış için adım atmak yerine göstermelik ve anlamsız görüşmelerle yetinen Kadima, partinin yeni lideri olan Livni’nin eski bir Mossad çalışanı olduğunu gizlemiyor. Bilindiği gibi hükümetler değişse de İsrail devletinin savaş yanlısı politikasında da bir değişiklik olmuyor ve savaş karşıtları büyük bir baskı altında mücadelelerini sürdürüyor.
Geçtiğimiz ay bir öğretim görevlisi barış yanlısı görüşlerinden dolayı saldırıya uğradı ve yaralandı. Aynı bölgede “Şimdi Barış” adlı örgütün yöneticilerini ve üyelerini öldüreceklere para ödülü vadeden ilanlar bulundu.
İsrail-Filistin işçi sınıfları Marksist bir önderliğin olmadığı koşullarda tamamen burjuva siyasetine yedeklenmiş durumdalar. Kadima, İşçi Partisi, Şas Partisi, Hamas, Hizbullah, El-Fetih ve diğerlerinden bölgeye barış getirmelerini beklemenin ne kadar anlamsız olduğunu geçen yıllar ve yıllardır akan kan yeterince gösterdi. Ne “İsrail-Filistin barışı”, ne İsrail devletinin yıkılarak yerine Yahudi, Müslüman ve Hıristiyanların “eşit” olduğu bir devlet kurulması, ne de Yahudileri “tamamen ortadan kaldırarak” kurulacak olan bir İslam devleti bölge işçi sınıfı için gerçek çözümdür.
Marksistler bu “çözümlerden” birinin gerçekleşmesi durumunda bunun sadece ulusal sınırlar içinde kalacak olan bir “üç maymun” oyunundan öteye geçemeyeceğini bilirler. Söz konusu bölge, tarıma elverişli topraklardan, su ve enerji kaynaklarından yoksundur. Bölge devletlerinin çoğu bu ihtiyaçlarının birisini ya da birkaçını karşılamak için dışa bağımlıdır. Ortadoğuda bu tür “ulusal projelerinin” gerçekleşmesinin ardından gerçekte sadece emperyalist devletlerin egemenlik alanlarının paylaşımına hizmet edecek olan, ancak ulusalcılar için yeni topraklar, su ve enerji gerekçeli savaşlarının çıkacağı tahmininde bulunmak kehanet değildir. Bu koşullarda varlığını sürdürmeye çalışan bir devletin anti-demokratik yapısı ve kapitalist niteliğinden bahsetmemize gerek bile olmayacaktır.
Dünya kapitalizminin can damarı olan enerji kaynaklarını barındıran Ortadoğuda yıllardır emperyalist senaryolar uygulanmakta ve bölge halkları din ve milliyetçilik ekseninde birbirleriyle savaşmaktadır. Marksist devrimcilerin örgütlenip siyaset sahnesine çıkamadığı koşullarda bu oyun sürecektir. Emperyalizmi can damarından vurmak için ulusal sınırlara takılmadan enternasyonal bir mücadele yürütülmelidir. Bugün İsrail, Filistin, Suriye, Mısır ve Lübnan işçi sınıflarının yapması gereken şey bütün dünya işçilerinin yapması gereken şeyle aynıdır: İşçiler için tek kurtuluş yolunun sosyalist dünya devrimi olduğu gerçeğini bir an olsun unutmadan Sosyalist Devrimin Dünya Partisini inşa etmek!
|