| |
Geçtiğimiz hafta son derece yüksek katılımın yaşandığı Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Mahmud Ahmedinejad’ın şüpheli bir şekilde seçimi büyük farkla kazanması reformcu muhalefet lideri Mir Hüseyin Musavi yanlılarını sokağa döktü. Seçimde oyların çalındığını ve türlü hilelerin yapıldığını söyleyen Musavi seçimlerin tekrarlanmasını ya da en azından oyların yeniden sayılmasını talep ediyordu.
Büyük bir kitlenin katıldığı sokak gösterilerine polisin ve devrim muhafızlarının müdahalesi sert olurken aynı zamanda Ahmedinejad yanlıları da sokağa çıkıp Musavi’yi kınıyorlar. Buna rağmen muhalefet hareketi giderek kitleselleşiyor, özellikle de yoksul tabakalardan katılım gitgide artıyor. Hareket o kadar büyük boyutlara ulaştı ki dini lider Ayetullah Hamaney duruma el koymak zorunda kaldı 19 Haziran’daki cuma namazını bizzat kendisi kıldıran Hamaney burada seçim sonuçlarının doğru olduğunu söyleyip muhalefeti eğer gösterileri durdurmazlarsa yaşanacak kaosun sorumlusu olacaklarını söyleyerek tehdit etti. Aslında bu devlet kademelerinden gelen ilk tehdit değildi. Seçimlerden önce de devrim muhafızları muhalefeti tehdit etmişti.
Merak edilense Cuma hutbesinden sonra Musavi ve yandaşlarının ne yapacağıydı. Susup kenara mı çekileceklerdi yoksa Hamaney’e rağmen mücadele devam mı edeceklerdi. Dini lidere rağmen gösterilere devam etmek rejimi hiçe saymak anlamına geliyordu. Bu nedenle cuma günü bir dönüm noktasıydı ve bu nedenle bu satırların yazarı bu yazıyı yazmak için cuma gününün geçmesini bekledi. Nitekim göstericiler Hamaney’in hutbesine rağmen gösterilere devam etti. Sonraki gün bir gösterici “Musavi gerekirse şehit olmaya hazırdır” diyecekti. Bu ne kadar doğrudur ilerleyen günlerde göreceğiz. Rejimi reddetmek, kitlelerde varolan birikmiş hoşnutsuzluğu körükleyerek bir devrim fırtınasını başlatabilir, bundan sonraki noktada kitleler Musavi’yi yetersiz bulup ondan da kopabilir, eğer bu olursa şu önemli sorun belirleyiciliğini en yakıcı biçimde ortaya koyacaktır: Marksist devrimci önderliğin varlığı veya yokluğu. Ya da tam tersi olur ve Musavi kitleleri manipule eder, yani kitleleri yine satmış olur.
Nasıl bir tavır alınacağını kestirebilmek için Musavi’yi, şu anki rejimin niteliğini ve bugüne kadar gelinen noktayı iyi analiz etmek gerekiyor.
Musavi Kimdir ve Yapabileceklerinin Sınırı Nelerdir?
Kapitalizmin büyüyen kriziyle birlikte İran halkı da şu anda bulunduğu mevcut şartlar içinde yaşayamaz hale gelmiştir. İran burjuvasının liberal, küreselleşmeci kanadı artık batı ile iyi geçinilmesini, ülkenin üzerindeki ekonomik, siyasal baskıların kalkması gerektiğini ve dünya kapitalizmine entegrasyonunun genişletilmesi gerektiğini savunmaya başladılar. Yani şu an yaşananlar kapitalizmin krizinin zaten patlamaya hazır hale gelmiş olan İran’daki sonucudur. Bunun için buldukları isim ise Mir Hüseyin Musavi’ydi. Musavi, işçi sınıfının bir bölümü de olmak üzere değişim isteyen kitlelerin ve ABD’nin desteğini ardına alarak seçimlere katıldı. Musavi’ye destek veren başka bir önemli isim daha vardı: Eski cumhurbaşkanı Hatemi Hatemi de daha önce reform vaatleriyle iktidara gelmiş fakat bu vaatlerin hiçbirini gerçekleştirmemiş, gerçekleştirememişti. Pek çok muhalif oluşumun ve geniş halk kitlelerinin sandığa gitmemesiyle oluşan ortamda iktidar tekrar muhafazakarla kaptırılmıştı. 5 yıl önce dergimizde şu satırlar yer alıyordu:
İslamcı diktatörlüğe karşı muhalefetin en kararlı kesimlerini, aynı zamanda, ondan en fazla zarar gören -öğrenci- gençlik ile kadınlar oluşturuyor. 1997’deki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, “demokratik reformlar” vaat eden Hatemi, kendisi için seferber olan milyonlarca genç ve kadın sayesinde seçimleri kazanmıştı. Ancak Hatemi’nin cumhurbaşkanlığına ve reformcuların parlamentoda çoğunluğu elde etmesine karşın rejimde hiçbir değişiklik gerçekleşmedi.
Dahası, seferber olmuş kitlelere yaslanmak yerine, sürekli olarak tutucularla uzlaşmayı tercih eden Hatemi’nin ve hükumetinin, özgürlük ve demokrasi yanlısı hareket karşısındaki olumsuz tavrı, öğrencileri “reformcu”lardan uzaklaştırdı (Hatemi, 1999 yazında, İslamcı bir militanın Tahran’da bir öğrenciyi öldürüp çok sayıda öğrenciyi yaralaması sonucu başlayan kitlesel gösterilere destek vermemişti. Bu gösteriler sırasında tutuklanan öğrencilerin bir kesimi hala hapiste)[1]
Aynı şeyin Musavi için de olacağını söylememek için hiçbir neden yok. Zaten kendisi var olan teokratik-totaliter rejimin ortadan kaldırılmasını değil yumuşatılmasını savunmaktadır. Rakipleriyle de her zaman masaya oturmaya hazır olan hatta Hamaney’den gerektiğinde sürece müdahale etmesini istemiş olan bu kişilik aynı zamanda İslami bir muhalefetin lideridir. Sadece daha görece yumuşatılmış bir rejim ve dışa daha çok açılmış kapitalizm istemektedir. Ne halkın demokrasi isteğini ne kadınların başlarını açma isteğini karşılayabilir ne de işçi sınıfının mahkum olduğu açlık, yoksulluk, baskı koşullarını ortadan kaldırabilir, ayrıca başta Kürtler ve Azeriler olmak üzere diğer halkların ekonomik, sosyal, siyasal sorunlarına çözüm getirebilir. Zaten böyle bir amacı da yok.
Önümüzdeki günlerde Musavi ihanet de edebilir, iktidar koltuğuna da oturabilir ama her iki ihtimalde de hiçbir şey değişmeyecektir. İran’da cumhurbaşkanı aslında göstermelik bir kurum olup bütün iktidar başta dini lider olmak üzere bu devletin bütün kademelerinde yer alan baskıcı zihniyettedir. Örgütlenme yapısıyla da bütün gericiliğini arz eden bu devletin en üst kademelerinde şeriatın sert bir şekilde uygulanmasını savunan din adamları vardır. Bu devletin ve kapitalizmin tasfiyesini gerçekleştirmekten başka hiçbir yol yoktur ki bunu yapabilecek olanın Musavi olmadığı ortada. İran işçi sınıfının Marksist devrimci bir önderliğin arkasında birleşip dünya devriminin İran ayağını örgütlemesinden başka bir yol yoktur.
1979 devrimi Marksist bir önderlik olmadığı için yenilgiye uğramış ve yerini İslamcı diktatörlüğe bırakmıştı. 30 yıl sonra aynı sorun kendisini yine en yakıcı biçimde ortaya koyuyor. Fakat İran işçi sınıfının ne yazık ki böyle bir önderliği bulunmuyor bu da durumu daha vahim hale getiriyor çünkü Marksist önderliğin olmadığı koşullarda diktatörlük varlığını sürdürecek hatta daha da azgınlaşacaktır. Bu nedenle 1979 devrimini ve sonrasını anlamak ve gerekli dersleri çıkmak gerekiyor. Burada da kısaca değinmeye gerek var:
1979 Devrimi, Stalinistlerin İhaneti ve Sonrası
İran’da 1979 yılına kadar süren Şahlık rejimi karşı duyulan öfke patlama noktasına gelmiş ve devrim yaşanmıştı. Şahlık rejimi ortadan kalkarken Marksist devrimci bir önderliğin bulunmayışı kitleleri Stalinist önderliklerin peşine takıyordu. Nitekim yaşanan bu görece özgürlük ortamı kısa süre içinde son bulacaktı. Tabii bu sırada İslamcı faşist hareketler de yükselişe geçip iktidar koltuğuna oturacaklardı ve Stalinistler de onlarla ittifak halindeydiler. Karşı-devrimci iktidar kendi diktatörlüğünü kurduktan sonra da işçi sınıfına ve İslamcı olmayan her örgüte amansızca saldıracaktı.
Ayetullah Humeyni’nin, Şah diktatörlüğünün devrilmesinin ardından, 1979 Şubatı’nda ülkeye döndükten iki hafta sonra Kum kentinde yaptığı konuşma, kendilerini “Allahın Partisinin İzleyicileri” (Ansar-e Hezbollah) olarak adlandıran çeteler için harekete geçme çağrısıydı: Kısa süre içinde yalnızca “Batı yanlısı-liberal” olanlar değil, İslamcı olmayan bütün yayın ve kitapevleri yakılıp yıkıldı, gazeteler yasaklandı.
Bütün bunlar yaşanırken başta Stalinistler olmak üzere küçük burjuva solu İslamcılarla müttefikti. Bu ihaneti Ender Coşkun’un kaleminden okuyalım:
İran’da, Şah diktatörlüğüne karşı mücadelede aktif olarak yer alan üç büyük örgüt, TUDEH(İran Komünist Partisi), Halkın Mücahidleri ve Halkın Fedaileri’ydi. Bu “sosyalist” maskeli işçi ve küçük burjuva partileri/örgütleri, İran devrimi boyunca, Humeyni önderliğindeki Mollalar karşısında sergiledikleri tavırla iktidarı küçük burjuvazinin radikal İslamcı kanadına teslim ettiler.
TUDEH, Moskova’dan gelen talimatlara uygun olarak; “sosyal-İslamcı” diyebileceğimiz Halkın Mücahitleri, “İslam Cumhuriyeti’ni Demokratik İslam Cumhuriyetine dönüştürme”yi öngören programatik yönelişi ve sınıfsal konumu gereği, diğer devrimci ve ileri örgütlere karşı Humeyni önderliğindeki Mollalarla açıktan işbirliği yaptılar. Stalinist-popülist küçük burjuva bir örgüt olan Halkın Fedaileri ise “ilerici ulusal burjuvazinin” temsilcisi olarak değerlendirdiği mollalara karşı zamanında ve ciddi bir tavır almadı. Bu üç büyük parti/örgüt, mollalar karşısındaki tarihsel “şaşkınlık”larının bedelini, kanlı biçimde tasfiye edilerek ödedi. Elbette, sırayla...
Mollaların emrindeki silahlı çeteler, Bahtiyar hükumetinin Şubat 1979’da devrilmesinin hemen ardından, grevdeki işçilere, Kürtlere ve komünist örgütlere saldırıp onları dağıtırken, arkalarına her üç örgütün de desteğini almıştı. Mollalar, bunun ardından, TUDEH ile Halkın Mücahidlerinin desteğini alarak, Halkın Fedaileri örgütüne yöneldi. Sırada, Beni Sadr ile yakın ilişki içinde olan Halkın Mücahitleri’nin tasfiyesi vardı. Humeyni yönetimi, 1980 baharında, Halkın Mücahidleri’ni okullar ve ordu gibi devlet kurumlarından temizlemeye başladı. Kısa süre içinde devlet bürokrasisinden temizlenen örgüt, aynı yılın Eylül ayında Irak’ın saldırısıyla başlayan savaşla birlikte, 1981-82 yıllarında büyük ölçüde imha edildi. Halkın Mücahidleri’nin imhası sürecinde, mollaların başlıca yardımcısı, önderliğini yaptıkları işçi-emekçi kitlelere geçirmeyi red eden TUDEH özellikle öğrenci hareketi içinde gücünü koruyan Halkın Fedaileri-Çoğunluk örgütüydü.
Beni Sadr ile Halkın Mücahidleri örgütünün önder kadroları Avrupa’ya sürgüne giderken, İran halkı üzerinde estirilen İslamcı terör iyice yoğunlaştı. Artık, sırada TUDEH vardı. TUDEH, 1983 yılı içinde tümüyle ortadan kaldırılırken, geride, onunla dayanışma gösterecek herhangi bir parti/örgüt kalmamıştı...
İktidarını sağlamlaştıran diktatörlük baskıyla, işkenceyle, ilk başlarda Irak’la yapılan savaşla, sonrasında ise Kürtlere karşı devam ettirdiği savaşıyla ayakta kaldı. Bazen reformcu iktidarlar da iş başına geldi ama en ufak bir değişim yapmadan gittiler. Yukarıda da belirttiğimiz gibi Musavi’den de bir değişim beklemek affedilmez bir yanlıştır.
Yaşadığımız bu günlerde bütün dünyada sosyal patlamalar yaşanmakta ama hepsinde de Marksist devrimci önderlik sorunu yaşanmaktadır. Bu durum kendini kimi zaman seçim sonuçlarında kimi zaman da açık çatışmalarla göstermektedir. Tayland’da son bir yılda yaşananlar, İsrail ve Kuzey Kıbrıs'taki seçim sonuçları, Yunanistan isyanı, Latin Amerika’da her gün yaşanan isyanlar, çatışmalar ve sol popülist hareketlerin büyümesi, iktidara gelmesi, Kuzey Kore’nin krizden etkilenip nükleer programına geri dönmesi bunlardan sadece bazılarıdır. Önümüzdeki dönemde dünyanın daha pek çok yerinde buna benzer şeyler yaşanacaktır. Türkiye de buna dahildir. İran’da yaşananlar da küresel ekonomik krizin bir sonucudur. Fakat yaşanan ve yaşanmakta olacak bu durumların hepsi Marksist bir dünya partisinin olmadığı koşullarda hiçbir ilerlemeye neden olmayacağı gibi gerici ve faşizan rejimlerin kurulmasına neden olacaktır.
1. İslamcı Diktatörlüğün 25. yılında, İran Halkı “Deli Gömleği”nden Kurtulmaya Çalışıyor- Ender Coşkun SSS-Sosyalizm Sayı 3 s.30
|