| |
2009 - 2014 döneminde görev yapacak 736 sandalyeli Avrupa Parlamentosu (AP) seçimleri 27 Avrupa Birliği (AB) ülkesinde tamamlandı. 4 - 7 Haziran 2009 tarihleri arasında gerçekleştirilen seçimlerde katılım oranı tahmin edildiği gibi düşük oldu ve %43.09’da kaldı. Böylece AP tarafından seçimlere katılma oranının 2004 yılındaki %45’in altına inmemesi için harcanan 18 milyon Avro da AB’nin “saygınlığını” kurtaramadı.
Seçimlerin genel siyasi değerlendirmesine girmeden önce AP’de temsil edilen siyasi grupların aldıkları oy oranlarını 2004-2009 farkları ile görelim ve AP’de oluşan tabloya bakalım.
2009 seçimlerinde % 36.3’lik bir oy oranı ile Hıristiyan Demokratlar (Avrupa Halkları Partisi-Avrupalı Demokratlar EPP-ED koalisyonu) 267 sandalye ile birinci olduğunu söyleyebiliriz. Aynı koalisyon 2004 seçimlerinde %36.7 oy almıştı.
2004 AP seçimlerinde %27,6’lık bir oy oranı yakalayan Avrupa Sosyalist Partileri Grubu (PES) (grubun resmi adı “sosyalist” de olsa siz bunu Sosyal Demokratlar olarak okuyun) , bu seçimlerde %21,6’ya gerilediler ve 159 sandalye kazandılar. 2009 seçimlerinde kaybedenlerinin başında gelen PES adayları, İtalya’da hiç seçilemedi ve Almanya, Fransa, Polonya gibi ülkelerde de oy kaybına uğradı.
AP’nin üçüncü büyük siyasi grubunu oluşturan Avrupa için Liberal ve Demokrat İttifakı (ALDE), 2004 seçimlerinde kazandığı %12,7’lik bir oy oranını bu seçimlerde %11 oy oranına düşürdü ve 81 sandalye kazanabildi.
Yeşiller/Avrupa Serbest İttifakı Grubu (Greens/EFA) 2009 seçimlerinin tek yükselişe geçen siyasi grubu oldu. 2004 seçimlerinde elde ettikleri %5,5’lik bir oy oranını 2009 seçimlerinde %6,9’a çıkartarak parlamentoda 51 sandalye sahibi oldu.
AP’nin diğer küçük grupları olan Milletler Avrupası Birliği Partisi ise %4.8lik oyla 35 milletvekili, Avrupa Birleşik Sol Grubu % 4.5lik oyla 33 milletvekili, Bağımsız Demokrasi Grubu ise %2.7lik oyla 20 milletvekili çıkarırken hiçbir partide adaylığı bulunmayan bağımsız milletvekilleri ise %12.2lik oyla parlamentoda 90 koltuğa sahip oldular.
Avrupalı emekçiler sağa kaymıyor
Avrupa Parlamentosu’nun oluşumuna bakıldığında, sağ partilerin önceki döneme göre daha güçlü şekilde temsil edildikleri, “sol”un ise genel olarak gerilediği söylenebilir. Nitekim, bir bütün olarak Türk burjuva basını ve Avrupa’daki “sol” gazeteler, bu durumu, sağcı partilerin çoğu durumda ırkçılık ve yabancı düşmanlığı ile süslenen propagandasının, kriz nedeniyle işlerini yitiren ve yaşam standardı gerileyen kitleler üzerinde etkili olduğu gerçeğini vurgulayarak açıklamaya çalışıyorlar. Fransa Cumhurbaşkanı Nikolas Sarkozy’nin ve Almanya Başbakanı Angela Merkel’in Türkiye’nin AB üyeliğini ve göçmen işçileri bilmem kaçıncı kez “öcü” olarak göstermesi ve her düzeyde sağ politikacının bu koroya katılması, kuşkusuz, önemli göstergelerdir. Ancak AP’nin yeni bileşiminden hareketle Avrupa’nın “sağa kaydığı” sonucuna varmak yanlış olacaktır.
Avrupalıların siyasi tercihlerindeki değişimin asıl göstergesi, AP’nin öncekinden daha sağa kaymış bileşimi değil; seçimlere katılım oranlarıdır. Kapitalizme ve Avrupa’nın kapitalist “birliği”ne karşı olanların, yaşanan küresel krizin etkilerini her geçen gün daha fazla hissedenlerin ve kapitalist sisteme inancını yitirenlerin sandığa gitmedikleri bir ortamda, örgütlü radikal sağ güçlerin yükselmesinden daha normal ne olabilir?
Kapitalistler için sorun 18-20 milyon Avro harcayarak seçimlerde en azından % 45-50 katılım sağlamak ve bu yolla burjuva demokrasisinin itibarını ve meşruiyetini korumak idi –ki bunu başaramadılar-. Sağcı ve “solcu” burjuva partileri oy yitirdiler; küçük burjuva radikal sağı ise burjuva sistemin krizinden ve kitlelerin içinde bulunduğu durumdan yararlanarak AP içindeki temsil oranını arttırdı ama bu artış, hiç de abartıldığı kadar olmadı.
Bu tablonun işçi sınıfı ile bütünleşmiş sosyalist bir alternatifinin olmayışının ürünü olduğunu vurgulamamız gerekiyor. Kendisini bir şekilde “sosyalist sol”da tanımlayan parti ve çevreler, AP seçimleri sürecinde, emekçi kitlelerin umudunu kesmiş olduğu burjuva parlamentarizmini ve sendikacılığı ya AB çapında (buna enternasyonalizm diyorlar) ya da geleneksel “ulusal” temelde canlandırmaya çalıştılar ve yerini doldurmaya çalıştıkları geleneksel sosyal demokrasinin kuyruğunda başarısız oldular.
AP seçimlerine Marksist bir programla çıkan ve kapitalizmin dayattığı “ya sosyalizm ya barbarlık” ikileminde sosyalizm alternatifini yükselten tek parti, Almanya’daki Toplumsal Eşitlik Partisi oldu. Parti, mali sermayenin egemenliğini kırmaksızın tek bir toplumsal ya da siyasi sorunun bile çözülemeyeceğini ilan ederek, işçi sınıfına ve gençliğe, kapitalizmi yıkma ve sosyalist bir toplumun inşası uğruna mücadele çağrısı yaptı.
Avrupalı emekçilerin AP seçimleri karşısındaki tavrı, burjuva demokrasisine ve onun temsili kurumlarına karşı işçi sınıfının seçeneğinin yükseltilmesi görevini bir kez daha ön plana çıkarmıştır.
“Bu, emekçilerin hem üretimi hem de yönetimi ellerine aldığı konseyleri aracılığıyla, işyeri ve mahallelerden merkezi yönetime kadar her düzeyde gerçekten iktidarda olduğu; hiçbir ayrıcalık taşımayan seçilenlerin yönetemedikleri ve seçenlere hizmet edemedikleri anda derhal geri çağırılmalarına olanak sunan doğrudan demokrasi ya da işçi demokrasisidir. Yönetim organlarında olanların aldıkları ücretlerin kalifiye bir işçinin maaşını geçmediği, her bilginin herkese açık olduğu, denetimin ve yönetimin özelleşip meslek haline gelmediği, aksine toplumsallaştırıldığı bu alternatifi yükseltmek. Burjuva demokrasisindeki çürümenin artık katlanılmaz olmaktan çıkıp bir bütün olarak insanlığı siyasi bakımdan duyarsızlaştırarak açıkça felakete sürüklediği günümüzde Marksistlerin en önemli görevi budur.” (bkz. web sitemizde yayınlanan 2 Haziran 2009 tarihli, Avrupa Parlamentosu seçimleri ve Burjuva “demokrasi”si başlıklı yazı)
|